Posted by: Dağlı | Ağustos 17, 2007

İznik: Ne güzel şehir…

İZNİK’E DOĞRU

İşte İznik yolundayız.

Köftesi ve mobilyası ile meşhur İnegöl’ü geçip Yenişehir üzerinden İznik’e gideceğiz. Plan bu. Zaten yol da bu.

Yenişehir ilçesinde mola veriyor, çarşıyı biraz geziyoruz.

Yenişehir önemli. Çünkü bu şehri Osman Gazi sıfırdan kurmuş. İsmi de oradan geliyor. Osman Gazi, burayı askerlerine “kılıç hakkı” olarak vermiş. Yine, harp sahalarına yakınlığı nedeniyle, burayı karargâh olarak kullanmışlar.

Biz de öyle yaptık. İznik seferi öncesinde, eksiklerimizi burada tamamladık.

Ve İznik… Gençliğimden beri gelmeye niyet edip de bir türlü gelemediğim İznik…

İznik, Büyük İskender’in kumandanlarından Antigonius Monophthalmos tarafından Milattan Önce 316 yılında kurulmuş. Sonrası uzun hikâye…

Selçuklular bu şehirle ilgilenmiş, hatta alıp yirmi iki yıl kadar da ellerinde tutmuşlar.

Osman Gazi İznik’i almak için çok uğraştıysa da, fetih, 1331 yılında oğlu Orhan’a nasip olmuş.

Sonrasında, Türkler için cazibe merkezi durumuna gelmiş. Özellikle on dördüncü ve beşinci yüzyıllarda tam bir kültür merkeziymiş. Dönemin en ünlü âlimleri buradaki medreselerde ders vermeye başlamışlar. Bu yüzden de “Âlimler diyarı” olarak anılmış. 

İstanbul alındıktan sonra ise yavaş yavaş gözden düşmüş.

İLK ADIM

İstanbul’da büyümüş, her daim Sur içini sevmiş ve gezmiş biri olarak, İznik’te yabancılık çekmiyorum.

Şehrin çevresi 4,970 metre uzunluğundaki surlarla çevrili. Dört ana, on iki küçük kapısı bulunan surlarda, 114 tane burç var. Helenistik dönemde inşa edilmeye başlanan surlara, Roma ve Bizans döneminde büyük ilaveler yapılmış. Surların ortalama yüksekliği on metre.

Önce, göl kıyısında bulunan Senato Sarayı’na gidiyoruz. Temelleri duran saray, Milattan Sonra dördüncü yüzyılda inşa edilmiş. Hıristiyan dünyası için çok önemli olan iki Konsil toplantısından biri, yani Birinci Ekümenik Konsil’i burada yapılmış. İkincisinin adresi de aynı: İznik…

Hazır gelmişken, Senato Sarayı’ndan göle giriyoruz. Fakat Türk usulü: Paçaları sıvıyor ve dizlerimize kadar suda yürüdükten sonra geri dönüyoruz. Hepsi bu.

Sonra dört ana kapının üçünü geziyoruz. Lefke Kapı, Yenişehir Kapı ve İstanbul Kapı. Bizi en çok etkileyen İstanbul Kapı oluyor. Çünkü en büyük özeni bu kapıya göstermişler. Ayrıca, bu kapının açıldığı yol, tarihi İpek Yolu. Zaten caddenin adı da öyle: İpek Yolu Caddesi…

Evet, İznik, Hıristiyan dünyası için çok önemli. Ve son birkaç yılda, şehirdeki Roma ve Bizans eserlerini gün ışığına çıkarmak için hummalı bir faaliyete girişilmiş.

Şehirde çok sayıda eser var. Mesela Ayasofya Camii… Burası kiliseymiş. Orhan Gazi İznik’i alınca, burayı camiye çevirmiş. (1331) Sonrasında, Kanuni döneminde, Mimar Sinan tarafından ciddi bir yenilenmeye tabi tutulmuş. Şimdi müze ve harap vaziyette… İnsanın içi sızlıyor.

İlginç olan şu ki, ismi Ayasofya olup da kiliseden camiye dönüştürülen bütün yapılar, Cumhuriyet idaresiyle birlikte müzeye çevrilmiş. Yoksa Lozan’ın gizli protokollerinden biri de bu mu? İşte İstanbul Ayasofya, işte Trabzon Ayasofya ve işte İznik Ayasofya…

Hepsi cami iken müze yapılmış!

İlgi çeken bir diğer yapı da Su Kemerleri… (Antik Su Yolu) İstanbul’daki Bozdoğan Kemeri kadar görkemli olmasalar da, hala ayaktalar… Doğu yönünden şehre gelen ve Lefke Kapısında biten bu kemerler, altıncı yüzyıla ait.

İznik birçok Roma ve Bizans eserine ev sahipliği yapıyor: Tiyatro, tapınak, ayazmalar, kiliseler, dikilitaşlar, tümülüsler… Bunların tamamını görmek için bir sefer daha düzenlememiz şart.

Şehir içindeki gezimize devam ediyoruz.

İZNİK’İN CAMİLERİ

İşte İznik’in sembolü olan Yeşil Camii… Mimarı Hacı Musa olan bu cami, Osmanlı mimarisinin en eski çinili yapısıdır. Caminin yapımına 1378 yılında Çandarlı Halil Hayrettin Paşa başlıyor. Baba ölünce, sancağı oğlu Ali Paşa devralıp 1391 yılında caminin inşaatını tamamlıyor.

Nilüfer Hatun İmarethanesi, Yeşil Camii’nin tam karşısında… 1388 yılında Birinci Murat tarafından, annesi Nilüfer Hatun adına yaptırılmış. Yunanlılar, işgal sırasında, birçok yer gibi burayı da tahrip etmişler. 1960 yılına kadar depo olarak kullanılan imarethane, o tarihten sonra müzeye çevrilmiş.

İznik’e gelmişken, müzeye de girelim dedik. Müzede İznik ve çevresinden çıkarılan arkeolojik eserler sergileniyor. Ağırlıklı olarak Roma ve Bizans dönemine ait eserler… Bir de dünyanın en ünlü çinileri olan ve yapımında kullanılan renklere günümüz teknolojisiyle bile ulaşılamayan İznik Çinileri… Tabii ilgimizi en çok, eski paraların teşhir edildiği bölüm çekiyor. Fakat Osmanlı madeni para bölümü çok zayıf… Niye böyle?

Hacı Özbek Camii’ne de uğruyoruz. Bu cami, tarihi bilinen en eski Osmanlı camisidir. 1333 yılında yapılmıştır. İznikliler buraya “Çukur Camii” diyor.

İznik gezmekle bitecek gibi görünmüyor. Bizde ise kronik vakit yetmezliği var.

Sultan İkinci Beyazıt’ın vezirlerinden Çandarlı İbrahim Paşa tarafından on beşinci yüzyılda yaptırılan Şeyh Kutbuttin Camii ve Türbesine de uğruyoruz.

Buraya ne olmuş böyle?

Zemin, çanak çömlek parçalarının yanı sıra, irili ufaklı insan kemikleriyle dolu… Mezarlar var, fakat hiçbirinin mezar taşı yok.

Bunlar kim? Bilmiyoruz.

Mezarların çevresini bir metre kadar kazıp toprağı çıkarmışlar. Mezarlar adeta boşlukta duruyor. Bir tanesinde bir karışlık boşluk var. Bakıyoruz. İskelet olduğu gibi görünüyor.

Kendimi onun yerine koyuyorum. Acaba bizler, bin yıl, iki bin yıl sonra hangi arkeolojik bulgunun parçası olacağız? Mezarımız kaç yıl sağlam kalacak? Mezar taşımız kaç zaman dikili olacak?

Üç bin yıl sonra, toprağın kaç metre altında olacağız?

Binlerce yıldır geliyor ve sıramızı savıp gidiyoruz.

Dün o bakıyordu, bugün sıra bende… Ben bakıyorum…

BAŞKA SEFERE…

Ve bir dahaki seferde gezeceklerimiz…

İkinci Beyazıt’ın oğlu Şehinşan’ın hanımı Mükrime Hatun tarafından on altıncı yüzyılda yaptırılan Eşrefzade Camii ve Türbesi… (Bu cami Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlılar tarafından tamamen yıkılmış ve 1950 yılında aslına uygun bir şekilde yeniden yapılmıştır. Türbede on beşinci yüzyılın büyük şairlerinden Eşref-i Rumi yatmaktadır.)

Çandarlı Halil Hayrettin Paşa’nın torunu vezir Mahmut Çelebi tarafından 1442 yılında yaptırılan ve Yeşil Camii’nin küçük bir örneği olan Mahmut Çelebi Camii…

Birinci Murat’ın oğlu ve Yıldırım Beyazıt’ın kardeşi Yakup Çelebi tarafından on dördüncü yüzyılda yaptırılan Yakup Çelebi Camii…

Osmanlı ordusunun İznik’i kuşattığı sırada, askerlerin ibadet edebilmesi için yapılan ve Selçuklu geleneğini yansıtan Namazgâh Camii…

İznik adeta açık hava müzesi gibi…

Vakit dar, ne yapacağımızı, nereye yetişeceğimizi şaşırıyoruz.

Orhan Gazi Camii’nin kalıntılarını mı gezsek, yoksa bilinen en eski Osmanlı medresesi olan ve 1332 yılında yapımı tamamlanan Süleyman Paşa Medresesi’ni mi? Süleyman Şah, Orhan Gazi’nin oğludur ve Rumeli fatihi olarak bilinir.

Yoksa beylikler döneminden kalan İsmail Bey Hamamı’na gidip dünya çapında ünlü olan dönerli kubbeyi mi seyretsek? Ya da İznik’in fethi sırasında yararlılık gösteren Kırgız Türklerinin anısına, Orhan Gazi tarafından 1331 yılında inşa ettirilen ve kalem işi süslemeleri ile meşhur olan Kırgızlar Türbesi’ne mi gitsek?

Sarı Saltuk türbesi de olabilir.

Bir de, Orhan Gazi’den sonra İznik’e damgasını vuran Çandarlı sülalesine ait türbeler var. Sadece Çandarlı Halil Hayrettin Paşa’nın türbesini görme imkânımız oldu. Bu önemli şahsiyet, Osmanlı tarihinde önemli rol oynayan Çandarlı soyunun kurucusudur. Türbedeki mezar taşlarının işçiliği emsalsiz olarak biliniyor. Gördük, hakikaten öyle…

Bir dahaki gelişimizde, hak geçmesin diye, aynı sülaleye mensup İbrahim ve Kara Halil Paşaların türbelerini de ziyaret edeceğiz. Kara Halil Paşa, İstanbul’un fethinden sonra idam edilerek, kendinden önce ölen oğullarının yanına gömülmüş. Osmanlı tarihinde idam edilen ilk sadrazam…

GERİ DÖNÜŞ

İznik ahalisiyle ilgili en önemli izlenimim şu: Şehir halkı, yaşam biçimi olarak adeta ikiye ayrılmış. Merkezde, camiler bölgesinde yaşayanlar, mütedeyyin insanlar. Buna karşılık, göl kıyısında gördüklerimiz, hiç gitmesek bile, bize Bodrum’u falan hatırlattı… Sadece bir şortlar sokak ortasında yürüyen erkekler, bir o kadar kadınlar, kızlar…

İznik’e bir daha gelmek üzere ayaküstü plan yapıyor ve bir lokantada karnımızı doyurduktan sonra Boyalıca-Karamürsel üzerinden dönüş yoluna koyuluyoruz.

Bilecik, Söğüt ve İznik gezilerini yazarken en çok kullandığım kelime “cami” oldu. Caminin hemen peşinden Yunanlılar geliyor.

Demek ki diyorum, cami ile Yunan yan yana geldiği vakit, eğer camiler korumasızsa, olan oluyor.

Selanik’te ve Yunanistan’ın diğer şehirlerinde olduğu gibi..

İbrahim Tenekeci/Milli Gazete/17.08.07

Leave a response

Your response:

Categories